Bugun...
İlim ve hareket adamı M. Said Ertürk'ü konuştuk


Mehmet Çelen
 
 

Malatya’nın Üç Said’inden birisi de Mehmet Said Ertürk. Hocası Said Ertürk’ün biyografisini yazan Mehmet Çelen’le 10 yıldır talebesi olan Esad Eseoğlu konuştu.

Yaklaşık 10 yıldır görüşmelerimizin devam ettiği, bunun ilk 6 senesinde aktif bir şekilde dersler, seminerler ile fikir sohbetleri dolayısıyla talebeliğini yaptığımız değerli hocam Mehmet Çelen ile, Mayıs 2013’te Beyan Yayınları’yla kütüphanelerimize kazandırdığı İlim ve Hareket Adamı Mehmet Said Ertürk (Şark Medreseleri Müderrisi) kitabı üzerine konuştuk.

Kitap, Malatya’nın, Mehmet hocamın tabiriyle ‘Malatya ilim havzası’nın 3 güzel insanından, Üç Said’inden Said Ertürk’ün biyografisi olarak talebesi Mehmet Çelen tarafından büyük bir emekle hazırlanmış. Said Ertürk, ilmin emek isteyen yolundan hiç sapmadan, azimle ve her daim insanlara aşılamaya çalıştığı enerjisiyle yürümüş. Köklü bir geleneğe sahip medreselerde koşturan, burada ilmini artırma çabası içerisinde durmak bilmeyen güzergâhına Malatya’da devam eden Said hoca, medreselerde edindikleriyle- biriktirdikleriyle, Malatya müftüsü değerli İsmail Hatip Erzen ve saygıdeğer düşünür Said Çekmegil beraberinde eleştirel aklı da yanına alarak, gerçekten değerli bir ürün ortaya çıkarmış.

Mehmet hocam, Said hocanın on bir sene medrese usulü talebeliğini yapmış, toplam on sekiz yıl birlikte olmuş biri olarak kitabına dair söyleşi yapma isteğimizi kırmadı ve kendisiyle kitabına, dolayısıyla rahmetli ve pek değerli üstad Said Ertürk’e dair konuştuk.

Okuyucuya yansıyan bir durum var ki, kitaba çok fazla zaman ayırmış ve emek vermişsiniz. Elinize sağlık. Bu süreç nasıldı? Zorlandınız mı?

Hocam, Allah rahmet eylesin, 1990’da vefat etti. Vefatından sonra hocamın hayatını yazayım dedim, ama bir türlü nasip olmadı. Aslında hayatta iken yazmak daha kolay. Ayrıca o dönemlerde hayatta iken yazma geleneği de yoktu. Bu gelenek on beş yıldır yeni yeni oluşmaya başladı. Yazmak için 2000 yılında yeltendim, belgeler toplamaya başladım. Said hocamın kitapları ile seminer notları da bendeydi. Seminer notlarını Said Hocam’ın hanımı Kibriye teyzem vermişti bana. Çok sayıda notumuz olmasına rağmen, uzun zaman oturup yazmak nasip olmadı. Bir ara, Önsöz’de de yazdığım gibi yazamayacağım diye endişelendim. Başka başka programlar araya girmeye başladı. Ama 2012 başlarında bir hayli biyografi ve hatırat kitabı okumuştum. Bu okumalarım benim için çok zevkli olmuştu. Hem de iyi oldu, biyografi kitabı yazımı için kısmen bir hazırlık oldu.

Malatya’ya Mayıs 2012’de kitap fuarına imza günü için katılmıştım. Malatya’da Said hocamın oğlu değerli Ahmet Ertürk Bey ile de görüştük, bize kitap çalışmasının ne durumda olduğunu sormuştu. Belirli bazı dökümanların toplandığını, toplamaya devam ettiğimizi ama bir türlü yazım aşamasına geçemediğimizi söyledim. O da o sırada orada bulunan, Beyan Yayınları’nın sahibi değerli Ali Kemal Temizer ile konuştu. Bu olay, havaalanında gelişti. Böylelikle fiilen yazma kararı 2012 Mayıs’ında alınmış oldu. Temmuz ayında Malatya’ya geldim ve bir dizi röportaj gerçekleştirdik. Sonrasında, Aralık’ta, Ankara’ya gittim. Ve röportajlar, bilgi alışverişleri (Said hocamın oğlu Zeki Ertürk ile 5- 6 saatlik bir görüşmemiz oldu, özellikle belirtmekte fayda var), yazı çalışmaları sonrasında Nisan 2013’te kitap ortaya çıkmış oldu. Özellikle bir yıllık son süreç oldukça önemliydi.

Biyografi kitabı yazmamıştım. Bu çalışma 21. kitabım. Bu kitabın nasıl olacağı hakkında tereddütüm vardı. Ama yayınlandıktan sonra, aldığımız olumlu tepkilerden sonra iyi bir eser ortaya koyduğumuzu anladım. Çünkü nevi şahsına münhasır bir kitap oldu. Sadece biyografi değil, bilgiler, fikirler, röportajlar, mektuplar... Muhtevası zengin bir eser oldu.

Gençler Said Ertürk’ü fazla tanımıyorlar. ‘Üç Said’ biliniyor, o da ismen sadece.

Evet, o da ilmî çevrede- yayın çevresinde biliniyor. Gençler pek bilmiyor. Gençlere bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. Özellikle 1950, 1960, 1970 ve 1980’li yıllar önemli. Demokrat Parti ile bir değişim de yaşanıyor. O dönemin bilinmesi açısından önemli. Malatya’da olanlar farklı şehirlerde de oluyor, farklı olaylar da olsa. Siyasî yapının neler yapmak istediği ve ilim adamlarının bunlara karşı neler yaptıklarının görülmesi ve anlaşılması açısından dikkate değer bir eser diye düşünüyorum. Sadece bu kitabı değil, diğer hatırât ve biyografi kitaplarını da tavsiye ediyorum. Özellikle yakın tarih okumaları için önemlidir diye düşünüyorum.

Said hocanın yaşantısında, gençken ilim peşinde koşma azmi, her türlü zorluğa rağmen pes etmeyişi önemli ve bilinmesi gereken bir yön.

O genç yaşlarda dokumacılığı terk ediyor. Önce Kur’an-ı Kerim öğreniyor. Oradaki hoca keşfediyor ve Said hocamın babasına, Said hocayı okutmasını söylüyor. Said hoca da okumak istiyor. Dokuma tezgâhlarında en fazla maaş alan, en iyi çalışan olmasına rağmen yine de o medreseyi seçiyor. O dönemlerde medreseler para vermiyor. Hocam buna rağmen eğitimi tercih ediyor. Böylece medrese hayatı başlıyor. Tam on bir yıllık bir süreç, aralıksız devam ediyor. Urfa, Cizre, Mardin, Bingöl, Tillo, Diyarbakır’da medreselerde ders alıyor. Medreselerde usul, seçtiğin hocadan ders almaktır; eğer beğenmezsen, o hocayı değiştirebiliyorsun.

Bunların içerisinde Urfa medresesi Said hocanın hayatı için oldukça önemli sanıyorum.

Evet, Urfa önemlidir. Urfa’da Abdurrahman hoca var. Bingöl’de Muhammed veya Mahmud hocalar var.

Klasik medrese eğitiminden farklı olarak biraz daha eleştirel bir yapıya sahip sanırım Urfa. Kitabınızda bu konuyla ilgili olarak Malatya ile Urfa’nın, Said hocanın hayatında benzer konumlara sahip olduğuna dair bir görüş yer alıyor.

Doğu medreselerinde ilmi alan Said hocanın, eleştirel aklı kullanma, analiz ve muhakeme yeteneğinin gelişmesi Malatya’da oluyor. Özellikle büyük âlim değerli İsmail Hatip Erzen ve değerli Said Çekmegil (Allah rahmet eylesin) ağabeyle buluşmalar, o müzakere ve ortam, Said hocada var olan ilmin daha da gelişmesini sağlıyor. Ve o günkü Malatya’da yerini alıyor.

Said hoca Malatya’ya gittiğinde İsmail Hatip Erzen ile Said Çekmegil’le tanışıyor.

Evet. O sırada İsmail hoca Malatya müftüsü. Said ağabey ise Büyükdoğu Cemiyeti’ne mensup, şiir yazıyor, küçük kitapları var. Said Çekmegil de İslâmî ilimlerin temel felsefesini İsmail Hatip Erzen’den alıyor. Malatya’da böyle bir havza oluşuyor. Bunun ilk başlatanı ve kurucusu İsmail hocam. Cumhuriyet ile kesintiye uğrayan bir süreç, tekrar başlıyor.

Kitapta kullandığınız ‘Malatya ilim havzası’ ifadesi size mi ait?

Sanırım ilk kez benim kullandığım bir söz. O dönem hocalar arası bir müzakere sistemi kurulmuştu. Bir araya gelip meseleleri müzakere ediyorlardı veya beraberce kitap mütalaaları yapıyorlardı. Meselâ Said hocamızın o dönem Mesnevî okumaları yapması, Muhyiddin İbn-i Arabî’den Fütuhât- Mekkiye okumaları, usul çalışmaları, felsefe çalışmaları önemli emeklerdi. Ama bu okumaları en azından iki hoca yan yana gelerek, karşılıklı müzakere ediyorlardı. “İlmin hayatı müzakeredir.” diye bir söz var, gerçekten öyle. Okunmayacak eser olmadığını, muhakeme ile işlerin yürütüldüğünü, bir problem olduğu zaman da toplum dikkate alınarak gereği üzere bir çözümleme yapılabilebileceğini gösteren bir anlayışın sonucuydu. Zaten ilmî anlayışın sonucu ve müktesebatı da budur.

Bu yüzden Malatya’da geniş katılımlı bir ‘havza’ oluştu. Benim lisede olduğum dönemde, 1975’e denk geliyor, esnaflarımız, tacirlerimiz, işçilerimiz, ziraatçilerimiz, çiftçilerimiz İslâmî meseleleri konuşuyorlardı, soruyorlardı, aralarında anlaşamadıkları yerleri tekrar hocalara soruyorlar, kimi zaman hocalar hakemlik yapıyordu. Meseleleri açıklığa kavuşturmaya çalışıyorlardı. Ben onun şahitlerindenim. Malatya’da bu durum yavaşlasa da hâlâ devam etmektedir.

Bu ilim havzası üç kişiyle başlıyor.

Değerli Said Çekmegil ağabeyimiz söylüyordu, Malatya’da “fikir sohbetleri bin yıl evvel yapılıyordu” diye. Ben bu sözün araştırmasını yapmadım tabii. Nasip olursa, Malatyalı ilim adamlarıyla alâkalı olarak, Selçuklular’a kadar uzanacak bir çalışma yapabiliriz. Ayrıca nasip olursa “Malatya İlim Havzası” isminde bir kitabımız yayınlanacak. Bununla ilgili çalışmalarım devam ediyor. Bu havzayı asıl başlatan ve kurucusu olan değerli ilim adamı İsmail Hatip Erzen hocamızdır. Sonrasında Said Ertürk ile Said Çekmegil yürütüyorlar, her üçüne de Allah rahmet etsin. Bu havzanın maddî destekçilerinden bir Said daha katılıyor: Tamirci Said. Kendisi ilmî çalışmaları maddi gücüyle destekliyor. Malatya’da, makine üretimi yapan bir fabrikası var. Sanırım Malatya’da makina üreten ilk fabrikayı da o kuruyor. O şekilde ilim adamlarına destek oluyordu. Terzi Said, terzihanesinde araştırmaları ve fikir sohbetlerinin yanında işini de yapan Said Çekmegil; Topal Said de Said Ertürk, birçok dernekte seminerler veren, kendi evini ve görev yaptığı camileri medrese olarak kullanıyordu.

Malatya halkı genel olarak ilme meyilliymiş sanırım.

Evet, halk kabulleniyordu. Karşı olanlar olduysa da önemli ölçüde kabul görüyordu. Çok nitelikli insanlarımız vardı. Bu noktada Malatyalı hemşerilerimizi takdir etmek gerekir.

O dönem bazı baskılar, kitabınızda da yer veriyorsunuz, özellikle bazı köylerde görev yaptığı sırada sıkıntılar çıkıyor.

Tabi, o günkü dönemin politikları da etkili. İnsanları ajite etmesi, hocaları kışkırtması gibi sebepler var. Ama Said hoca, bir ilim adamı olarak, o kişilerin de kullanıldığını varsayarak hareket ediyordu. Onlara düşmanı imiş gibi yaklaşmıyordu. Doğruları söylüyordu. Hocalara karşı saygısızca/ fütursuzca hareketlerin doğru olmadığı kanaatini de söylüyordu.

Balıkların Kıbrıs harekâtına çıkması mevzusu var, bu nasıl bir şeydi, böyle bir şey olabilir mi Hocam?

O dönem balık mevzusu çok gündemdeydi sanırım. Evet. Böyle mitolojiler anlatılıyordu. Maalesef din adına, vaizlerimiz anlatıyordu. Said hoca, bu konuşmaları ilmî bulmadığı için böyle şeylerin doğru olmadığını söylüyordu. Balığın savaşması ve mezarda yatan insanların kalkıp savaşması söz konusu olamaz. Akdeniz’in balıklarının, Urfa’daki balıkların Kıbrıs’a gittiği, savaştığı gibi sözler söylendi. Tabi bu ilimsiz bir söz olduğu için buna ilmî cevap vermek gibi bir zorunluluk olamazdı. Orada çok önemli bir noktaya değinmişti. Akdeniz’in balıkları komünist mi? Kudüs ve Mescid-i Aksa orada ve Yahudi işgâli altında, oraya gitmiyorlar da, İslâm’dan bihaber olan Kıbrıs’a mı gitsinler? Bazı hocalarımızın fütursuzca, bu tarz mitolojileri ve batıl inanışları cami kürsülerinde söylemeleri de insanları, özellikle de gençlerimizi dinden soğutuyor. Çünkü bunlar ilmî değeri olmayan sözlerdir. İnsanlar sizden delil istediği halde siz delilsiz konuşuyorsanız, bu ilmî hüviyete sığmaz ve kabul de edilemez. Akla ve dine sığmayan bu ve benzeri iddialar, maalesef günümüzde de gündeme gelebiliyor. Allah’ın kullarını görünmeyen ordularla desteklemesi meselesi ilmî bir meseledir. Bunu ayrıca değerlendirmek gerekir, burası yeri değildir.

Sizin Said hoca ile tanışmanız nasıl oluyor?

Babam tanıştırdı, Allah rahmet eylesin. Babam önceden Said hocamdan ders almıştı. Ama Said hocanın da önerisiyle, ailesine bakmasını ve çocuklarını yetiştirmesini söylemiş. Bu zorluklardan ve o zamanda beş çocuktan dolayı bırakmak zorunda kalmıştı. Babam beni ilk olarak değerli Hacı Mehmet Alptekin hocama götürdü, sonra da Said hocaya. Öyle başladık derslere. Bana ilk olarak Arapçayı ve dini sevdiren hocam Alptekin hoca olmuştu.

Said hoca sizin hocanızdı ama yaklaşımı nasıldı?

Yaşça küçük de olsak arkadaşça yaklaşırdı bize. Biz onun yanında kendimizi çok rahat hissederdik. Bir sıkıntı ve zorluk hissetmezdik.

Ortamı laubali bir hâle sokar mıydı bu durum?

Hayır. Biz de yerimizi biliyorduk, kendisi de muhatabına göre hareket ediyordu. Bizimle, o zamanlar 12- 13 yaşlarındayım, çocuk gibi oluyordu. Bunu gözetiyordu. Biz de ailemizden aldığımız terbiyeyle onun yerini biliyor ve göstermemiz gereken hürmetimizi gözetiyorduk. Meselâ bir kışın Şubat soğuğunda, Alptekin hocamla konuşurken soğuğun etkisiyle elimi cebime koymuşum. Babam bunu görmüş, akşam evde bana çıkışmış ve çok kızmıştı, “Sen nasıl hocanın karşısında öyle durursun.” diyerek. Ben ondan sonra hocalarımla konuşurken çok dikkat ettim. O gün de soğuktan dolayı unutmuştum. Babam ona rağmen hocanın karşısında elimi cebime atmamam gerektiğini söyledi. Aileden böyle terbiye almıştık, Allah’a çok şükür. Allah babamdan razı olsun.

Said hocanın eleştirel yaklaşımından çok fazla etkilenip, ilim sahibi olmamasına rağmen her şeyi eleştirmeye yönelen gençler oluyor muydu? Said hoca gereken eğitimi almış ve eleştirme olayını yapıyor, ama bunu gören gençlerin heyecanlanarak bunu yapması olayı var.

İslâm tarihinde bir tartışma var: İctihâd bölünür mü bölünmez mi, ilim bölünür mü bölünmez mi? İki tarafa ayrılmış âlimler burada. Said hoca, burada geçmişte de var olan bir sistematiği ortaya koymuştu. İlmî meseleler ayrı ayrı değerlendirilebilir. Bir kişi bir meseleyi çok iyi bilebilir. O çok iyi bildiği meseleyi konuşabilir, ‘Bildiğinin âlimidir.’ şeklinde. Orada saygılı ve hürmetli olunması gerekir. Sadece o konuda bildiği hatırlatılmalıdır, ikaz niteliğinde. Bunlar yapılırdı ve genç arkadaşlar bu şekilde uyarılırlardı. Aklını kullananlar bunlara uyarken, diğerleri yalpalardı. Aslında bu vesileyle gençlerde muhakeme yeteneği geliştiriliyor, o meselenin ilmini ve delilini öğrenmesi sağlanılıyor, körü körüne araştırmadan bir görüşe bağlanmasının önüne geçiliyordu. Hatta Said Çekmegil de sorardı. Said Ertürk de nezaketen sorardı. Bunlarla birlikte ölçülü olmaktan uzaklaşılmaması tavsiye ediliyordu.

Said hoca sizi hangi ilim dallarında geliştirdi?

Arapça, tefsir ve fıkıh üzerinde... Hatta Sünen Ebu Davud’dan Ahkâm Hadisleri’ni de okuduk. Bu okumalarımız da özellikle Sarf, Nahiv ve Belagat üzerine değil de, analiz ve eleştirel bir okuma şeklinde gerçekleştirildi. Bu tefsir ile hadiste de bu şekilde oldu. Oku- geç şeklinde bir ders olmadı. Bana da bu derslerin en büyük katkısı bu oldu, muhakemeyi kullanma ve düşünme sanatını bana öğretti.

Yine kitabınızda geçiyor: Anladığım kadarıyla Said hocanın iki tip talebesi var, birincisi hayat meşgalelerinin yanında tefsir vb. dersleri yaptığı kişiler, ikincisi sürekli dizinin dibinde olan talebeleri. Siz ikinci gruptasınız. Meselâ yine o dönem Metin Önal Mengüşoğlu birinci gruba dâhil. Mengüşoğlu’nun Said Ertürk’e dair yazmış olduğu bir yazıda Mengüşoğlu'na ait şöyle bir ifade var; nitekim siz de alıntılamışsınız o yazıyı: “...Lâf aramızda, kendisinden Arapça öğrenmeye gelen molla kılıklı insanlardansa bizden daha ümitliydi. Zira Müslümanlaşma ve bilgilendirme sürecini siyasal hassasiyetle sürdürmeyenlerden fazla ümitli değildi...”

O belki de Arapça öğrenmeye gelip de öğrenmeyenleri kastediyor olabilir. Tabi haftada bir ile Arapça öğrenmek oldukça zor, ama Said hoca gelenleri kırmıyordu, hakeza Alptekin hoca da kırmazdı. Madem istiyorlar, biz de verelim diyorlardı. Biz her gün gidiyorduk. Öğlenci ve sabahçıydık. Okuldan sonra gidiyordum. Hafta sonları gidiyordum. İlahiyatı bitirinceye kadar devam etti. O dönem de Şubat tatilleri ile yazları devam ettim. 11 yıl sürekli devam ettiğimi söyleyebilirim. Ben ikinci gruba giriyordum, ama diğer derslerine ve seminerlerine de katılıyordum.

O dönem bir de ‘ictihâd fakültesi’ olarak geçen “Boğaziçi Çay Evi” var.

Orada ilmî müzakereler yapılırdı. Said hocam, etrafına toplanan gençlerin sorularını cevaplardı. İtirazlar olurdu. Daha çok değerli Hüsamettin Yıldırım ağabeyimiz, Allah selametini versin, tartışmacı ve müzakereyi seven bir yapıya sahip birisiydi ve Said hocayla müzakereler yapardı bolca. Diğer gençler de bu müzakereyi dinler, bazen sorular sorarak araya girerlerdi. Güzel bir ilmî ortam olurdu. Hem herkes çayını içerdi. Tabureler ahşaptı. Bazen 3- 4 saat ve daha fazla zaman geçerdi.

Şakayla karışık ‘ictihâd fakültesi’ denmesinin sebebi, aslında bahsettiğiniz müzakerelerden çıkan sonuçlardır sanırım.

Evet. Orada çözümler üretiliyordu. Önemliydi orası. Said hocanın orada olması ilmî canlılığı sağlıyordu. Nükteler oluyordu. Hüsamettin üstad ile Said hoca da nüktedandı. Sadece üç saat boyunca müzakereler sürmüyordu. Şakalar, çay, muhabbet... Bu şekilde güzel bir atmosfer sağlanıyordu. İlmî meseleleri o ahşap taburelerde otururken dinliyor ve öğreniyorduk.

Ama o dönem 3 saat boyunca sadece ders anlatan, herhangi başka bir aktivitede bulunmayan hocalar da vardır?

Evet, tabi. Said hoca bu konuda farklıydı.

Kitabınızda da görülüyor bu. Meselâ bir gün ders verdiği bir grupta sigara içen birilerine karışmaması, sırf onlar dersten uzaklaşacak endişesiyle onlara müdahele etmemesi, önemli bir ayrıntı olsa gerek.

İslâm Arap geleneğinde de bu vardır. Talebenin terbiyeli ve hürmetli olması önemlidir. Ama meselâ, sağına soluna kımıldamayacaksın gibi bir algı var, Doğu hocalarında, mollalarında: “Kesinlikle konuşmayacaksın!” Said hoca öyle değildi. Maksadın ilim öğrenmek olduğuna dikkati çekerdi. Bir keresinde hoca- talebe ilişkilerini müzakere ederken şöyle bir ifade kullandı: “Karşımda birisi uzanıp yatsa, kahve de içse, ben onunla konuşur, ilmimi anlatırım.”

Said hoca medrese çıkışlı birisi. Buna rağmen, medrese geleneğindeki ‘katılığı’ yıkması, ayrıca o dönemin var olan ‘sosyal baskı’sını umursamaması önemli. Zordur sanırım, eleştiriliyordur muhakkak. Hatta kitabınızda sohbetinde sigara içen öğrenciyi görünce birisi Said hocaya sohbet ortamını tilki inine benzetince, Said hoca da o kişinin etrafında kimsenin olmamasının sebebini bu yaklaşımına bağlıyor.

Said hoca toplumu tanıyan ve insan psikolojisini bilen birisiydi. Sistemi tanıyordu. Rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen’le ilgili geçen sene bir sempozyum yapıldı. Ömer Nasuhi Bilmen liselerde öğretmenlik de yapmıştı. Darüşşafaka o liselerden birisi. Sınıfta bırakmayacak derecede fazla not veriyormuş. Bu konuda eleştiri alınca, “Evladım, Anadolu’nun ‘Allah’ diyecek insana ihtiyacı var” demiş. Said hoca da bu gerçeği bildiği için... Hocanın yanına gelenler İslâm’ı öğrenmek için geliyordu. Dinini öğrenmek, hakkında bir şeyler sormak için geliyordu. Dolayısıyla hoca, o kişiyi sigara içiyormuş, şunu- bunu yapıyormuş diye alan dışına itmiyordu. Yani kurallara aykırı davranıyormuş diye alan dışına itmiyordu. Tabii böyle bir durumda karşısındaki kişi de saygıda kusura etmiyordu.

Bir evde oturuluyor. Ev sahibi Kenan Sakin’di. O sırada birisi sigara içmek için dışarı çıkıyor. Said hoca Kenan Bey'e “Kenan yavrum, imamlığı bana devrediver.” diyor. Kenan Bey devrettikten sonra o kişiye orada içebileceğini söylüyor. Bu önemli bir anekdot olsa gerek.

Orada bir nezaket var aslında. Genelde kural şudur Müslümanlar açısından: Ev sahibi genelde riyaset yapar, evin sahibidir. Bu Malatya’da çok uygulanırdı. Ev sahibi de riyaseti orada bulunan bir hocaya, büyüğe devreder, kendisi hizmetlerde (çayları taşımak gibi) bulunurdu. Kenan Bey o konuda herhangi bir şey söylemeyince, Said hoca riyaseti devralmış. Aslında büyükler, ‘reis’ gibi karşılanırdı bu sohbet meclislerinde, ama bu söylenmezdi. Zaten bu Müslümanların önemli bir örfüydü.

Said hocanın ilmî eğitimi sırasında evli olması durumu var. Sizin “evlenmek ibadettir” hatırlatmanız akla geliyor burada. O dönem nasıl bir süreç mevcuttu?

O dönem büyük aile sistemi var. Gelin ve çocuklar anne- babanın yanında kaldığı için bir boşluk yok. İlmî çalışmalar için giden erkeğin gözü arkada kalmazdı. 40’lı yıllardan 70’li yıllara kadar öyleydi. Açık bulunmuyordu yani. Daha rahat oluyordu.

Said hocanın sanata bakışı da önemli. Ezberleri yıkan bir algısı var. Kitabınızdan okuduğumuz, Türk halk müziği sanatçısı Muzaffer Ertürk ile girdiği diyaloglardan anlayabiliyor okuyucu bunu.

O günlerde (70’li- 80’li yıllarda) ‘Müzik haramdır.’ anlayışı hâkimdi. Lisedeydim o dönem. Said hoca onun için fetva vermişti. Ve birçok hoca buna karşı gelmişti. Bugün ise bir aşırılık söz konusudur. Aslında müzik, ölçülü davranmak şartıyla her zaman mübahtı. O zamanki yanlış telakkiler zihinleri daha çok işgal ediyordu.

Said hoca için o dönem ‘sünnet karşıtlığı' suçlaması yapılıyor muydu?

Bu tarz yersiz suçlamalar vardı. O hep Kur’an ve sünnetle beraber oldu. Meselâ balık olayındaki gibi olaylar dolayısıyla bazı çevreler iftira atıyordu. Allah’ın kitabına çağırıyordu. Hâlbuki o Resulullah’ın sünnetine çağırıyordu. Müslümanların, ümmetin icmâ’sına çağırıyordu. Bu noktada onunla 18 yıl beraber olan bir kişi olarak konuşuyorum. Dönemsel olarak bu iftiralar değişti, ama hep iftira atıldı.

O sırada İngiltere’de bulunan oğlu Zeki ile mektuplaşmaları var. Orada dikkatimi çeken husus, sanıyorum Türkiye’yi özleyen oğluna, oraya niye gittiğini hatırlatıp, o görevini yerine getirmesi gerektiğini söylemesi oldu. Sorumluluğunu hatırlatıyor.

Evet. Said hocanın bu sorduğunuz soruları ve konuştuğumuz konuları kendisinin bütününü yansıtıyor.

Said hocanın, oğlu Ahmet’in okuduğu Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’ini fırlatıp atması olayı var. Said hoca oğlunun okumaya, Kur’an temelli başlamasını istiyor aslında. Oğlu Ahmet Ertürk’ün, kitabınızda yer alan yazısında ifade ettiği bu anı önemli; zira şu an Müslüman gençlerin okuma serüvenine plansızca başlaması, ilk basamağında Kur’an’ın olmaması büyük bir problem.

Gençlerimizin kafaları çok karışık. Arı duru İslâmî ilimleri bilmedikleri için bocalamaktalar. Önce İslâmî ilimleri iyi okumaları, sonra diğer bilgilere geçmeleri gerekir. Belki orada öncelik meselesi de söz konusu olabilir. Yani Said hocanın kızması, bir programa devam etmeme meselesiyle alâkalı da olabilir. Ahmet Bey'le de konuşmak lazım.

Kitapta yer alan, Mustafa Çelik ile yaptığı yazışmalar var. Ne düşünüyorsunuz?

O yazışmaları, o günkü dönemde Said hocanın ilme bakış açısının görülmesi bakımından ekledim. O mektupları olduğu gibi yayınladık. Orada dikkat ederseniz, Said hocanın yaklaşımı biraz daha sistematik. Bunu okuyucularımızın görmesini istedik. O dönem bize kendisi de okuyordu bunları. Hamdolsun orjinallerini bulduk. Değerli Hüsamettin Yıldırım ağabeyimiz bu noktada güzel bir emek verdi, sağolsun.

Bize değerli zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben de çok teşekkür ederim. Allah gayretlerinizi daim kılsın.

 

Esad Eseoğlu hocasıyla heyecan duyarak konuştu

Fotoğraflar: Melih Kafa



Bu yazı 1263 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

NÜFUSU 10 BİNDE FAZLA OLAN BELDE BELEDİYELERİ YENİDEN KURULSUN MU ?


YUKARI