Her insan din olarak neden İslam’ı seçmelidir? “İslam’ın diğer dinlerden farkı nedir?” sorusunun cevabı…

 

 

Gerçekten de, İslâmiyet’in dışında kalan dinler, hakikatten uzak düşmüştür. Ya beşer mahsûlü bâtıl bir dindir, ya muharref olduğu için yine beşerî müdahalelerle hakikatten uzaklaşmıştır.

Hıristiyanlığın yaşadığı; akîde, ibâdet ve hukuk erozyonunu ve tahrifâtı, evvelki sayfalarımızda genişçe anlattık.

Bir misal de burada verelim:

Endülüs müslümanlarına ağır zulüm ve işkenceleriyle bilinen Kastilya Kraliçesi İzabellâ, tarihe Kirli İzabellâ diye geçmiştir. Çünkü muharref Hıristiyanlığın bozuk telâkkîsine göre, yıkanmak ve temizlenmek dünyaya değer vermek demekti. Koyu Katolik olan İzabellâ hiç yıkanmadığı için yanına yaklaşılmayacak derecede pis kokardı. Ömrü boyunca sadece 2 kez yıkanmıştı.

Sadece kraliçeye değil, güya dindar diğer evli kadınlara da yayılan bu ahmakça anlayış sebebiyle halk; Hıristiyanlık taassubu yüzünden pis kokan hanımlarını bırakmış, sırf yıkanmaları sebebiyle hayat kadınlarına meyletmiş, yani toplumun uru olan fâhişelik revaç bulmuştur.

Böylece aileyi çökerten zinâ hastalığı, ruhları ve nesilleri perişan etmiştir.

Tahrif edilmiş, insan mahsûlü bir dînin zavallı hâli!..

Pavlos’tan beri sürekli tahrif edilen Hıristiyanlık, bugün de ateist baskılar karşısında tahrif edilmeye devam ediyor.

Ne kadar acayiptir ki; Hollanda gibi bazı ülkelerde kilise, iki erkeğin nikâhını kıyıyor. Hâlbuki kilise, yakın zamana kadar buna, karşı durmaya çalışıyordu. Fakat şimdi ise bir tâviz de bu sahada veriyor. Yani kilise; insanı toplumun en aşağısına yuvarlayan ağır bir günahı ve isyanı, kendi elleriyle nikâhlıyor. Günahları ve isyanları, evlendirmek diye dînî bir yaklaşım olabilir mi? İnsanın kötülükle evlendirilmesi, nasıl bir sapkınlıktır!

Sürekli baskılara boyun eğen, duruşsuz ve şahsiyetsiz bir din olur mu? Böyle bir din, insana saâdet verebilir mi? Elbette veremez.

Yahudilik de farklı değil. O da tahriflerin oyuncağı olmuş. Kendi ırkına hizmet için, insanlığa düşman olmuş, zulmü din hâline getirmiş bir din.

Yahudilik; hakikatten o kadar uzaklaşmış ki, insanlığı dînine davet bile etmiyor. Bu din sadece onlara mahsus!..

Hurâfeler, sözlü ve yazılı kültürlerini işgal etmiş. Ellerindeki Tevrat ve Zebûr’dan kalıntılar, o kadar tahrif edilmiş ki; bu muharref sayfalarda peygamberlere, Tanrı’yla -hâşâgüreşmek, küfre düşmek ve zinâ etmek gibi rezillikleri isnâd etmekten çekinilmiyor.

İbâdetler de tahrif edilmiş. Kaparot âyîni buna bir misal:

Hıristiyanlık gibi parçalara ayrılmış olan Yahudilerin, Ultra Ortodoks denilen grubunun sürdürdüğü bu sözde ibâdet şöyle:

Kişi, dînî bayramları olan Yom Kipur’dan önce, bir tavuk alır; bir duâ okuyarak kafasının üzerinde üç kere döndürür, güya günahları o hayvana geçer. Sonra o hayvanı keserek, günahlarını yok etmiş olur!..

Bu âyînin bir temelinin olmadığını kendileri de itiraf ediyorlar. Süleyman Mâbedi yıkılmadan önce; günahlarını bir keçiye yükleyerek, onu çöle bırakmak sûretiyle günahlarından kurtuluyorlarmış. Bu da lisânımıza, birinin hatalarının mâsum bir kişiye yüklenmesi sadedinde kullanılan «günah keçisi» tabiriyle geçmiştir. Fakat Mâbed yıkılınca tavuğu uydurmuşlar.

Her iki muharref dinde de, günahlardan kurtulmak basit sebeplere bağlanmakta. Hâlbuki İslâm’da günahları affeden ancak Allah Teâlâ’dır ve dünya hayatında bundan emin olmak mümkün değildir. Son nefese kadar, Allâh’a istiğfar ve ilticâya devam edilir.

Burada Necip Fazıl’dan dinlediğim bir hâtırayı nakletmek isterim.

Meşhur sosyolog Toynbee, Mısır’a gider. Kendisi sosyolog olduğu için, garip bir dilencinin yanına yaklaşır ve;

“‒Sana para versem ne yaparsın?” diye sorar. Dilenci de; “‒Senin için Allâh’a duâ ederim.” der.

“‒Peki, senin duânı Allah kabul eder mi?” diye tekrar sorar Toynbee. O dilenci de der ki:

“‒Beyim; ben duâ ederim, gerisine karışmam. Allah dilerse kabul eder, dilerse etmez.”

Toynbee bunun üzerine şöyle der:

“‒Bizim tahsilli dediğimiz papazlar, kendileri gibi bir insanın günahını çıkardıklarını söylüyorlar. Burada ise bir dînin en garip insanı;

«Allah dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez.» diyor.”

İşte İslâm’ın muharref dinlerden farkı… Hem de her ferdine kazandırdığı bir şuur ile…

Bir başka misal:

Bir kilise mensubuna sorulur:

–Bir insan, günah işleyince ne yapmalı?

–Papaza gelmeli, para vermeli ve günah çıkarmalı.

–Tekrar işlerse?

–Yine gelir, yine para verir. Papaz onu yine affeder.

–Peki, eğer işlediği günahın içinde kul hakları da varsa? Bunu papaz nasıl affedecek?

–…

Cevap yok…

Günah çıkartılması meselesi, ne kadar aldatıcı bir hamâkattir.

Bir kul, diğer bir kulun Allâh’a karşı işlediği günahını nasıl affedebilir? Kendisine karşı yapılmış bir hırsızlığı, cinayeti vesâire ağır bir zulmü, bir başkasının cezasız bir şekilde affetmesine kim râzı olabilir? Hukukun kaldırılmasına kim râzı olabilir?

İşte bu tenâkuzlar, bu tezatlar, insanları muharref dinlerden soğutuyor.

Muharref dinlerdeki tezatlar sebebiyle, inançtan soğuyanlar; Hak din olan İslâm ile buluşabilseler, bu tezatların, Hak dinde olmadığını ve İslâm’ın mükemmelin de mükemmeli olduğunu görebilseler, din müessesesi hakkında bağnaz hükümlere düşmekten kurtulur ve iki cihan saâdetine nâil olurlar.

Uzak Doğu dinleri ise, akl-ı selîmden iyice uzaklaşmış.

  • İnsan hürriyetine düşman bir kast sistemi, insanlara kıyan zâlim örf ve âdetler…
  • Âhireti inkâr için uydurulmuş; reenkarnasyon (tenâsüh), teselsül ile mantığını kaybeden, adâlete, hak ve hukuka hizmet etmeyen, gayesiz, saçma bir ruh göçü…
  • Gayesiz bir mistisizm, heykellere tapınma, putperestlik, rezil vaziyette, pislik içinde mâbedler…
  • Mitolojiyle, efsânelerle karmakarış olmuş, ne yaratıcısı, ne âhireti olan keşmekeşler…
  • Hayvânî gıdâlardan uzak durma, meditasyon ve yoga gibi, perhiz, düşünce ve spora benzeyen ve batılı insanlara kısmen mistik bir haz veren kalıntılar varsa da; tanrısı, kıblesi ve gayesi olmayan bu dinlerde saâdeti bulmak imkânsızdır.

Bunlar dışında Afrika gibi yerlerde de bâtıl dinler var. İnsanı kurban eden, taşlara tapınan, yarı vahşî dinler…

Ayrıca; mevcut hiçbir din, beşeriyete bir saâdet reçetesi sunmuyor. Ferde, aileye, topluma, iktisâda, anne-babaya, çocuğa, yaşlıya, fakire, fukarâya çare getirmiyor.

Asıl hâlleri belki asırlar öncesinde doğru olsa bile; tahrifler neticesinde, hayatın sadece bir, iki tarafına temas edebilir hâle gelmişler.

Bu dinlere bakıp da, din müessesesi hakkında umumî bir hüküm vermek doğru değildir.

İslâm, Hak dînin adıdır. İslâm’da; bu mantık dışı, zâlim, kirli ve ahmakça uygulamalar yoktur.

İslâm; tahrife uğramadığı gibi, İslâm’da Allah adına, birtakım din adamlarının kendi kendine söz söyleme, akîde belirleme, helâl-haram koyma salâhiyeti de yoktur. Zira İslâm’da irade Allâh’a aittir.

İslâm; bütün esaslarını, Allâh’ın kelâmı olan Kur’ân ve Rasûlü’nün tâlimat ve tatbikatları olan Sünnet’ten alır.

Âlimler; sadece sonradan karşılaştıkları meseleleri, Kur’ân ve Sünnet’teki hükümlere kıyâs edebilirler. Ancak Kur’ân ve Sünnet’in rûhuna bire bir uygun maslahatlarla içtihadda bulunabilirler.

İslâm hayatın tamamını tanzim edip de nefsânî yaşayışa kapı açmadığı için, bugün özellikle ona karşı bir hücum ve saldırı var. Bu yüzden İslâmofobi tabirinin işaret ettiği korkular üretildi. İslâm’ı karalamak, onunla insanların arasına girmek için iftiralar ortaya atıldı. Hâlbuki İslâm, mü’min kulları bütün fânî korkulardan emîn kılarak cennet yolcusu eder.

Diğer inanış ve sistemlerde, insanı şekillendiren herhangi bir mes’ûliyet olmadığı için onlara çok daha müsamahakâr yaklaşıyorlar.

Kişi, tanımadığının düşmanıdır. İslâm’a karşı duran birçok insan, aslında onu hakkıyla araştırmış değildir.

Bu mânâda İslâm’ın muhtevâsını kısaca hulâsa edelim:

«DÎN»in muhtevâsı, hayatın her safhasını kapsar. İki cihan saâdeti gayesini gerçekleştirmek üzere, her suâle cevap verir. Bu cevaplar manzûmesi içinde asla tezat bulundurmaz. Sistemli ve muntazamdır. Mükemmelin de en mükemmelidir. Zü’l-cenâheyndir, yani hem dünyada hem âhirette müntesibine saâdet hazırlar ve bunu gerçekleştirir.

Günümüzün, âhireti unutturan modern câhiliyyesinde; vicdanlara ve ibâdethânelere hapsedilmiş, ahlâk umdelerinden ibaret, ılıman diye adlandırılan bir din anlayışı vardır.

Şerîat ve ahkâmdan uzak «deizm» ve ahkâmı emekli etme cehâleti olan «tarihselcilik» gibi bâtıl anlayışlar ortaya atılmaktadır.

Hak din olan İslâm ise, mükelleflerin sadece ibâdet hayatını tanzim etmez. Fertten aileye, aileden topluma, hususî hayattan sokağa ve meydanlara, yeme-içmeden iktisâda, hayatın her safhasında; mü’minin hayatını en güzel, en ideal ölçülerle düzenler. Mükelleflerin bütün fiilleri hakkında hüküm inşâ eder.

Din, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini idrâk etmemizi sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatın bütün muhtevâsını, her köşesini tanzim eder. Hattâ aldığımız nefese, attığımız adıma kadar…

Din; insanı, dünyada vicdan huzuruna, âhirette ise ebedî saâdete hazırlayan kanun ve kāideler manzûmesidir.

“Aklın Cinneti Deizm” sesli kitabın tamamını dinlemek için tıklayınız…